|
Okuduklarımdan altını
çizdiklerim -
OYUNCULUK ÜZERİNE AYKIRI
DÜŞÜNCELER
(Paradoxe sur le Comédien)
Denis DİDEROT
Fransızcadan
çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil
DÜNYA KLASİKLERİ
DİZİSİ: 92, Cumhuriyet Gazetesi Eki
Yaratılıştan gelen
artamlarını daha da yetkinleştirecek olan da, büyük
örnekleri incelemek, insan ruhunu bilmek, görgü, sürekli
çalışma, deneyim ve tiyatro alışkanlığıdır. Öykünmeci
oyuncu, her şeyi şöyle böyle başaracak bir dereceye
gelebilir; ama oyununun ne övgüye, ne de yergiye değer bir
yanı olur.
Yuhalar, ancak
yeteneksizleri öldürür.
Ben büyük bir
oyuncuda sağlam bir düşünce yeteneği ararım. İsterim ki,
onda soğukkanlı ve dingin bir seyirci ruhu olsun.
Dolayısıyla, kendisinde bulunmasını kesinlikle istediğim
artam, kesinlikle duyarlılık değil, kavrayış derinliği, her
şeyi yansılama hüneri ya da her türlü kişilik ve role karşı
her zaman aynı yetenektir... ki, bu da aynı şeydir.
İKİNCİ - Demek
duyarlılıktan tümüyle yoksun olacak, öyle mi?
BİRİNCİ –
Tümüyle...... Oyuncu, can ve gönülden duyarlı olursa,
herhangi bir rolü aynı coşku ve aynı başarıyla iki kez nasıl
oynayabilir? İlk oyunda çok büyük bir coşkuyla oynar; ama
üçüncüsünde artık yorulur ve buz gibi soğuk olur. Oysa,
doğaya dikkat ve bilinçle öykünen oyuncu, sahneye ilk kez
Augustus, Cinna, Orosmane, Agamemnon, Muhammet olarak
çıkınca, kendi kendinin ya da incelemelerinin titiz
kopyacısı ve izlenimlerimizin sürekli gözlemcisi
bulunduğundan, oyunu yavanlaşmak şöyle dursun, edindiği yeni
izlenimlerle daha da güçlenecek, coşacak ya da dinginleşecek
ve sizi gittikçe daha çok doyuracaktır.
Oysa oyununu enine
boyuna düşünmeyle, insan doğasını incelemeyle, pek iyi
birkaç örneğe sürekli öykünmeyle, düşlemgücüyle, bellekle
oynayan oyuncu, hep tekdüze, bütün oynayışlarda hep aynı,
hep aynı yetkinlikte kalır: Her şeyi kafasında ölçmüş,
öğrenmiş ve düzenlemiştir. Okuyuşunda ne tekdüzelik, ne de
uyumsuzluk bulunur. Coşmasının bile bir gidişi, atakları,
duraklamaları; bir başlangıcı, bir ortası ve bir sonu
vardır: Bunlar hep aynı davranışlar, hep aynı tavırlar, hep
aynı devinimlerdir.
Oysa, çalışa
çalışa, elinden geldiğince bu düşünceye yaklaşınca, artık
her şey tamamlanmıştır. O noktaya gelince sımsıkı durmak,
artık yalnızca bir alışkanlık ve bellek işidir.
Esrikliğin
sabuklamasını değiştirmek, soğukkanlılığın görevidir.Bunalım
durumunda kendini yitirmiş bir adam, bizi kendisine
bağlayamaz. Bunu, ancak kendisine egemen olan adam
yapabilir. Büyük sahne yazarları, özellikle çevrelerindeki
maddi ve manevi dünyada ne olup bittiğine dikkat ederler.
Onlar gözlerine
çarpan her şeyi yakalarlar ve yığın yığın biriktirirler.
İşte haberleri olmadan kendilerinde biriken bu yığınlardan,
yapıtlarına türlü az görülür olay geçer. Coşkulu, kanı
kaynayan, duyarlı insanlar sahneye çıkarlar; oyun oynanır
ama kendileri bundan yararlanamazlar; ama, deha sahibi adam,
bu gibilerine baka baka örneğini hazırlar. Güçlü, sağlam bir
düşlem ve düşünce yeteneği, ince bir kavrayış ve inanılır
bir zevk sahibi büyük şairler, büyük oyuncular ve belki
genellikle, hangi alanda olursa olsun, doğanın bütün
taklitçileri, duyarlılığı az insanlardır. Onlar birçok şeyin
birden ustasıdırlar; bakmaya, öğrenmeye ve öykünmeye öyle
dalmışlardır ki, kolay kolay kendi içlerinden
kıvılcımlanamazlar. Böylelerini hep çantaları dizleri
üstünde, elde kalem görürüm.Bizler duyumsarız, onlar
gözlemler, inceler ve betimlerler. Acaba söylesem mi? Neden
söylemeyeyim? Duyarlılık, hiç de büyük bir dehanın niteliği
değildir. Böyle bir kimse adaleti sever, ama bu erdemi,
tadını çıkarmadan gösterir. Her şeyi yapan, gönlü değil
kafasıdır. Duyarlı adam, beklenmedik bir durum karşısında,
şaşırır kalır. Böylesi, ne büyük bir bakan, ne büyük bir
komutan, ne büyük bir kral, ne büyük bir avukat, ne de büyük
bir hekim olabilir.
Gerçekten erkek
olan bir adamın bir damla gözyaşı, bizi bir kadının bütün
ağlamalarından daha çok etkiler. Sık sık söz ettiğim büyük
oyunda, o dünya oyununda, kanı kaynayan bütün insanlar
sahnededir. Bütün dahilerse, koltukta bulunur; birincilere
deli denir, bunların cinnetini kopya etmeye uğraşan
ötekilereyse, bilge derler. Birbirlerinden farklı bir sürü
insanın gülünç yanlarını yakalayan, betimleyen bilgenin
gözüdür. O sizi, kurbanı olduğunuz bu garip ve densiz
insanlara, dahası, hatta kendi kendinize güldürür. Gözünü
sizden ayırmayan, hem o densizin, hem de sizin çektiğiniz
acının karikatürünü çizen odur.Bütün bu gerçekler kanıtlansa
da, büyük oyuncular yine doğrudur demezler: bu, onların
gizidir.
Acısının
çığlıkları, kulağında önceden yer etmiştir. Umutsuzluğunun
ve üzüntüsünün jestleri, ezberlenmiş ve ayna karşısında
tamamlanmıştır. Tam mendilini çıkaracağı ya da gözyaşlarının
akacağı anı bilir. Bu durumları, kesinlikle filan sözcüğü ya
da falan heceyi söylerken yapacaktır; ne daha erken, ne daha
geç. Bu ses titreşimi, bu yarım kalmış sözcükler, bu kısık
ya da uzatılmış heceler, organların bu titreyişi, dizlerin
bu sallanışı, bu kendini yitirmeler, bu coşup taşmalar,
yalnızca öykünme, önceden ezberlenmiş bir ders, yüzün o
acıklı görünümleriyse, yüce bir maymunluktur; oyuncu, bunun
anısını, üzerinde çalıştıktan epey zaman sonra da korur ve o
davranışı yaparken bilincinde tutar; böylece -gerek şair,
gerek seyirci ve gerek kendisi için büyük nimet- bütün ruh
özgürlüğüne sahip olur. Bundan, diğer alıştırmalarda olduğu
gibi, yalnızca vücudu yorulur. Oyun bitince sesi kısılır,
korkunç bir yorgunluk duyar; ya çamaşır değiştirir ya da
yatar; ama kendisinde ne bir karışıklık, ne acı, ne
karaduygu (melankoli), ne de bir ruh dağınıklığından iz
vardır. Bütün bu izlenimleri siz alır gidersiniz. Oyuncu
bitkin düşmüştür, siz de üzünç içinde kalmışınızdır. Çünkü o
hiçbir şey duyumsamadan çırpınıp durmuştur, oysa siz, hiç
çırpınmadan duyumsamışsınızdır. Bu böyle olmasaydı,
oyunculuk çekilir şey miydi? Ama oyuncu, rolünü oynadığı
adam değildir;
o, rolünü oynar,
hem öyle iyi oynar ki, kendisini o sanırsınız; bu kuruntuya
yalnızca siz düşersiniz; o, kendisinin o adam olmadığını pek
iyi bilir.Ben, birbirinden farklı duyarlılıkların,
olabildiğince en büyük etkiyi uyandırmak üzere birbirleriyle
uyuşması, bir tek bütün oluşturmak üzere birbirlerine
uyması, birbirlerini güçten düşürmesi ya da güçlendirmesi;
birbirlerinin ayrıntılarını ortaya çıkarması öyküsüne
gülerim. Demek yine sözümde duruyor ve diyorum ki, "aşırı
duyarlılık, şöyle böyle oyuncular çıkarır; duyarlılıktan bir
zerre bile bulunmaması da, en yetkin oyuncuların yetişmesini
olanaklı kılar." Oyuncunun gözyaşları, beyninden iner;
duyarlı adamın gözyaşlarıysa yüreğinden fışkırır. Duyarlı
adamın kafasını ölçüsüz bir biçimde sarsan, bağrıdır;
oyuncunun bağrına kimi zaman geçici bir ateş düşürense
kafası. Oyuncu, inancı pek sağlam olmayıp da Hazreti İsa'nın
çektiği güçlükleri vaaz eden bir papaz gibi ağlar;
sevmediği, ama aldatmak istediği bir kadının dizlerine
kapanmış bir zampara gibi ağlar; sokakta ya da bir kilise
kapısında, acıma duygunuzu uyandırmaktan umudunu kesince
sövmeye başlayan bir dilenci gibi ağlar; ya da hiçbir şey
duyumsamadığı halde, kollarınız arasında kendinden geçmişe
benzeyen bir orospu gibi ağlar.
Öyleyse sahnedeki
gerçeğin anlamı nedir? Bu, davranışın, sözün, suratın,
sesin, jestin şair tarafından düşlemlenen ve oyuncu
tarafından, çoğu kez abartılan bir ülküsel örneğe uymasıdır.
İşte olağanüstülük budur. Böyle bir örnek, yalnızca sesin
tonunu etkilemekle kalmaz; yürüyüşü, duruşu bile değiştirir.
Bunun sonucu olarak, oyuncunun sahnedeki kişiliğiyle
sokaktaki durumu, birbirlerinden o denli farklıdır ki, bu
iki kişiliğin aynı adam olduğunu anlamak epey güçtür.
Tıpkı büyük bir
oyuncu gibi, eski zaman gladyatörü de; tıpkı bir eski zaman
gladytörü gibi büyük bir oyuncu da rahat döşeğinde ölenler
gibi ölemezler; bizim hoşumuza gidecek bambaşka bir ölümle
can vermek zorundadırlar.
Kaç yaşında insan,
büyük bir oyuncu olur? Acaba kanın damarlarda kaynadığı, en
hafif bir sarsıntının yüreği altüst ettiği, kafanın en küçük
bir kıvılcımla alevlendiği o ateşli çağda mı? Bana kalırsa,
hayır. Doğanın oyuncu olarak yarattığı insan, sanatında
ancak uzunca bir deneyim kazandıktan, tutkularının
çılgınlığı yatıştıktan, kafa dinginliğine ve ruh kendi
kendisine kavuştuktan sonra, yetkinliğe erişir.
Toplum da bu
bakımdan tiyatroya benzer; orada da bir kadının
hafifmeşrepliği, bu kusurunu örtecek kadar becerisi ve başka
erdemleri olmadığı zaman yüzüne vurulur.
Seyircilerin
alkışlarını ve büyük bir tutkunun yerini ne doldurabilir ki?
Garrick (13),
kapının iki kanadı arasından başını çıkarır ve dört beş
saniye içinde yüzünün anlatımı, derece derece, çılgınca bir
sevinçten ılımlı bir sevince; ılımlı sevinçten dinginliğe,
dinginlikten hayrete, hayretten şaşkınlığa, şaşkınlıktan
üzüntüye, üzüntüden kaygıya, kaygıdan korkuya, korkudan
dehşete, dehşetten umutsuzluğa geçer ve yeniden
umutsuzluktan başlayıp çılgınca sevince dek bütün aşamaları
geçerek gerisin geri döner.
Yetenekleri
kıskanmak, bana yabancı bir hastalıktır. Benim öyle
kusurlarım var ki bunsuz da kalabilirim.
Acaba dostunuzu ya
da sevgilinizi yitirdiğiniz anda mı ağıt yazarsınız? Asla.
Böyle bir anda yeteneğini zorlayacak adama acırım! Ancak o
büyük acı dinip de insanın şaha kalkan duyarlılığı
yatıştıktan sonra, yıkım anından uzaklaşınca, ruh dinginliğe
kavuşur; ay tutulması gibi kararan mutluluk anımsanır; insan
neler yitirdiğini düşünebilecek duruma gelir; bellekle
düşlemgücü işbirliği eder; biri geçmiş zamanı
canlandırırken, öbürü geçmişin güzelliğini abartır. Böylece
insan kendine gelir ve güzel şeyler söyler. Ağlıyorum,
denir, ama bir türlü akla gelmeyen güçlü bir sıfatın
peşindeyken insan ağlamaz. Ağlıyorum, denir, ama insan,
dizesini uyumlu bir biçime sokmaya uğraşırken ağlamaz. Yok,
gözyaşları akmaya başlarsa, kalem de elden düşer; insan,
acısıyla başbaşa kalır ve şiir yazamaz olur.Büyük hazlar da,
derin acılar gibidir; onlar da dilsiz olur.
Derler ki, aklı
başında olanların bile aklını başından alan aşk, akılsızlara
da akıl verir; yani başka bir deyişle, kimilerini duyarlı ve
sersem, kimileriniyse soğukkanlı ve becerikli yapar.
Dahası var:
sahnede bayağı ve miskin bir oyun çıkarmanın şaşmaz yolu,
kendi özyapısını (karakter) oynamak zorunda kalmaktır. Siz
bir ikiyüzlüyseniz, bir cimriyseniz, bir adamcılsanız,
özyapınızı iyi oynarsınız; ama yazarın anlatmak
istediklerinin ne olduğunu anlayamazsınız; çünkü o,
İkiyüzlü'yü, Cimri'yi, Adamcıl'ı yaratmıştır.
Söz, hatta özyapı
güldürüsü, abartmalıdır. Salon şakaları öyle hafif bir
köpüktür ki, sahnede uçup gider. Tiyatro şakalarıysa,
topluma aktarılınca, yaralayan keskin bir silah olur.
Elbette, uydurma kişilere, gerçek kişiler denli saygı
gösterilmez.Bir ikiyüzlüden, yergi çıkarılır; oysa İkiyüzlü
ile güldürü yapılır. Yergi, bir kusuru, bir ayıbı olan adama
kancayı takar, oysa güldürü, kusuru ve ayıbı ele alır. Bir
ya da iki tanecik gülünç kibar bulunsaydı, bundan bir yergi
çıkardı; yoksa güldürü değil.
Duygudan geçmeyen
şey, akılda bulunmaz derler.
İKİNCİ - Bu
sözünüzden şu anlam çıkıyor: Büyük oyuncu ya her şeydir ya
da hiçbir şey değildir.
BİRİNCİ - Belki
hiçbir şey olmadığı içindir ki, en iyi biçimde her şey
olabilir.
İnsan cellat
olduğu için acımasız olmaz, acımasız olduğu için cellat
olur.
İnsan, doğuştan
kendisidir, öykünmeyle başkası olur
Gerçekten
duyarlılık, acının ve zayıflığın yoldaşı olduğuna göre!
Çünkü duyarlı
olmak başka, duyumsamak yine başkadır. Biri, ruh işidir;
öbürüyse kafa...
Duyar gibi yapan
insanla gerçekten duyan insan arasında, öykünmeyle asıl
arasındaki ayrım vardır.
Tiyatroda olsa
beni yuhalarlar. - Neden? - Çünkü herkes, gözyaşı görmek
değil, gözyaşları döktürecek güzel sözler dinlemek için
gelir de ondan.
Oyuncular,
öfkelendiklerinde değil, öfke rolünü güzel yaptıklarında
seyircileri etkilerler.
Toplum yaşamında
da filan adamın büyük bir oyuncu olduğu söylenmez mi?
Bununla, o adamın duyumsamak yeteneğinde olduğu değil,
tersine hiçbir şey duymadığı halde, duyar gibi görünmekteki
becerisi anlatılır. Bu rol, oyuncunun rolünden çok daha
güçtür; çünkü böyle bir adam, oyuncudan fazla olarak,
söylenecek sözleri de kendi bulacaktır; böylece hem yazarın,
hem de oyuncunun işini tek başına yapacaktır.
Okuma: 18-19 Mart 2006, Ankara
aliulusoy@happykids.com.tr
|