|
ATTİLA İLHAN ŞİİRLERİNDE BİZ
An
gelmiş şair de ölmüştür ama geriye eserleri kalmıştır. Dönüp
şiirlerine yeniden bir baktığımızda kendimizden birşeyler
buluruz. Bizim adına yazdıkları için minnet borçlu olduğumuz
şairdir. Onun şiirlerinde küçük bir yolculuğa çıkalım, bir
selam da burdan gönderelim isteriz.
‘an
gelir
ömrünün
hırsızıdır
her
ölen pişman ölür
hep
yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış’
Pişman
ölmeyen yok demek ki, yanlış anlaşılmayan yok. Hayalleri
yasaklanmayan yok...
Ne kadar korkmuştuk elimizden tutmadılar
Doğrudur kendi içimizde daraldığımız
Kim neyi savundu bilinmez nereye kadar
Biz yani erdoğan ayşenur ali ve ahmet
Başka bir yalnızlıkta boğulduk / havasızlıktan
Sanki bir tesbih koptu tane tane savrulduk
Köy köy bucak bucak memleket memleket
Ne solculuğumuz solculuktu ne sağcılığımız
Karanlık bir kapı ölüp üstümüze kapandılar
Kimse bizi sevmedi / ağır kan kaybıyız
Kendi içimizde daraldık durduk, kimse elimizden tutmadı.
Geriye dönüp baktığımızda kendimizi sorguladık... Tesbih
tanesi gibi savrulan arkadaşlarımızı düşündük.
Ne kadınlar gördüm zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir
Hayır sanmayın ki beni unuttular
Hala arasıra mektupları gelir
Gerçek değildiler birer umuttular
Eski bir şarkı belki bir şiir
Sevmenin en güzel iş olduğunun, ayrılıkların da sevdaya
dahil olduğunun bilinciyle sevgilerimize sahip çıktık.
‘Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor’
Kurtlar sofrasında zor olsa da, mavi benekli bir çocuk olsak
ta, kimseler bizi bilmese de yaşamanın tadına vardık.
garson masa iyi manzarayı değiştir
sırası mı mehtabın yıldız yağmurunun
bu gece yalnızım onlar gelmeyecek
sapa bir yerindeyim umutsuzluğumun
hava soğuk olmalı ağaçlar bütün duman
eğer bulabilirsen ölü bir kar getir
beyazlığı kalın bir su gibi uzayan
bu gece yalnızım onlar gelmeyecek
batan bu köhne şilebde ne işleri var
Batan köhne şilebi terkeden arkadaşlarımız oldu. Ki onlara
ne de kolay ‘dost’ adını vermişiz.
beni koyup koyup gitme
ne olursun
durduğun yerde dur
kendini martılarla bir tutma
senin kanatların yok
düşersin yorulursun
beni koyup koyup gitme
ne olursun
Zaman zaman martı gibi kanatları olan bir şey zannettik
kendimizi, uçmaya çalıştık. Gelebildiğimiz yer işte buraya
kadar olan yerdir.
beni de kırdılar içimde kırdılar
karanlık camlardan sular akıyordu
şimşekli bir boşlukta saat vurdu
beni de kırdılar belki yalnızdılar
belki onların da çocukluğu yoktu
bütün şarkılara kapalıydılar
bir genç kız değmemişti saçlarına
Ateşi ve ihaneti gördük bl bol yaşantımızda, içimizde
kırdılar, küstürdüler bizi...
Haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
Demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
Dört bıçak çekip vurdular dört kişi
Yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu
Bizi vapuru vurmakla da suçladılar, oysa biz vurmamıştık.’
Biz vursaydık kendimizi dedivuracaktık’ dedik.
başbaşa çay elele yürümek derken
boğaz vapurları mı iskele sancak
telefonda kaybolmak sesini beklerken
insan insanı yeniler doğrudur ancak
sevmek için geç ölmek için erken
Hayır, hayır, hayır... Başka bir şairin dediği gibi ‘Her
ölüm erken ölümdür’. Ölmemenin yollarını aramalıyız.
sen yoksun
deniz yok
yıldızlar arkadaşım
ya bu gece harika bir şeyler olsun
yahut bir bomba gibi
infilak edecek başım
Ya bu gece harika bir şeyler olsun, mümkünü yok mudur acaba?
geceleyin ışıkları söndürdüğün zaman
benim şiir kitaplarından sızan aydınlık
elinde uyuyakaldığın heyecanlı roman
pancurların çarpıldığı lodos geceleri
rüzgârın değil benim / pencerendeki ıslık
her akşam koridordaki ayak sesleri
yanlış çaldığını zannetiğin telefon
zeynep beni bekle mutlaka geleceğim
hem bu ne ilk ayrılığımız ne de son
İtiraf ediyoruz o telefonları çalan bizdik... Bakarsanız
geldiğimizi mutlaka göreceksiniz.
ne yapsan ne etsen anlaşılmadın
belki sebep kendini aşmak dürtüsü
süheyla değildi başkaydı adın
nabızlarında pişmanlığın gürültüsü
gülümsemen soğumuş çiçek ölüsü
Kendimizi aşmak dürtüsüyle neler yaptıysak ne İsa’ya ne
Musa’ya yaranabildik.
sabiha bu adamlar beni alıp götürecek
sakın ha ağlamanı istemiyorum
soracakları varmış yıllardır sorarlar
anlaşılan bu sorgu daha yıllarca sürecek
Sabiha yıllar sürse de sorgumuz, dimdik duracağız, ağaçlar
gibi ayakta öleceğiz.
her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırmızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor
Kimi sevsek adınızla, anılarınızla karşılaşıyoruz. Kapıları
kapalı da olsa, sevdiğimizi bilmenin onurunu duyuyordur
herhalde.
o kızı nerede nasıl görsem
aklımı başımdan alır ağzı
saçları şıra köpüğü desem
kaşları bıçak izi kırmızı
Aklımızı başımıdan alanlar, bizim kendi içimizde yolculuk
yapmamıza neden oldular. Onların anılarını da saygıyla yad
edelim değil mi?
Yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin
Yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç
Karanlık adamlar hüvviyetini sordu mu
Ben senin olmadığını arıyorum
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor sana ait ne varsa
Hiçbiri benim değil
Belki ölmek hakkımı kullanıyorum
Git dediğimize hiç bakmayın, beklenilmek öyle gider ki
hoşumuza.
hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün
Hüzünlerin kardeşliği adına, bütün şaraplar bizden olsun bu gece.
emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün
Ayıplayanlara yüzümüze bakmayanlara da, elimizden
tutmayanlara da selam olsun. Vuranlara da, kanımıza
girenlere de... İtiraz ettiğimiz nice şeyi sonradan kabul
ettiğimizi gördük. Ölümümüz birden olacak biliyoruz, daha
neler göreceğiz kimbilir?
Ankara,
30 Ekim 2005
Ali
Ulusoy |