|
Bir tılsımı vardır hayatın
Bir tılsımı olmalı hayatın. Genç kızların telefon
bekleyişlerinde vardır o tılsım. Birbirleriyle fısıl fısıl
konuşmalarında:
Önce elimi tuttu, yavaşça kendine doğru çekti...
O sırdaşlık... O iki arkadaş arasındaki onaltı onyedi yaş
konuşmaları...Hayatın tılsımı tıp tıp attırır yüreklerini;
kahkahaları başka türlü, saç taramaları başka türlü; anneyle
ortak babaya söyledikleri yalan başka türlüdür.
Ya delikanlıların henüz bir yıllık
tiryakiyken efkarla içtikleri ilk paket. Bir şey oturmaz
içlerinde. Bir kız seviyorlardır.
Gerçi kız da seviyordur kendilerini. Ama... Hayatın tılsımı
vardır o “ama”da... Yüzde yüz kendilerinden geçerek bakarlar
gerçekten sevdiklerinin yüzlerine... Öylesine bakarlar ki,
bir daha hiç öyle bakmayacaklardır.
Genç kadınlar hep o tılsımı ararlar, kimseye göstermedikleri
bir kor yanar içlerinde. Ve bir kere o tılsım kayboldu mu,
ipi kopmuş bayraklara döner bütün günler. Gün pörsür, güneş
pörsür, gece pörsür. Buruşuk bir can sıkıntısı kaplar da
kaplar saatleri...
Ya erkekler... Kaybetmeye görsünler o tılsımı. Rakı şişeleri
biter de, doldurmaz o tılsımın boş bıraktığı yeri... Kumar
bir tılsım dopingidir.
Birikmiş ihtiraslarla, çözülmeyen tuhaf bıkkınlıkların
kendisini vurmasıdır deste deste kartlara...
Bir tarihte Monte Carlo’daydım. Pırlantalar içindeki ihtiyar
kadınlar, sarkık gerdanlarıyla hayatlarının son tılsımını
arıyorlardı
yeşil çuhalarda...
Bir tılsımı olmalıdır hayatın, vazgeçilmez bir öfke gibi
zaptedilmeyen bir aşk aranışı gibi, kaptırıp kendini şiirler
yazma gibi, bir kadehi
fırlatıp aynalara, gecenin büyüsünde çıldırmak gibi...
Böyle bir tılsım yoksa... İsteksiz isteksiz oluyorsan
tıraşı. Bir küf bağlamışsa bütün heyecanlarını, bir şey
demiyorsa sana Güney Amerika’nın Gerillosları, bir çıplak
kadın vücudu düşünmüyorsan en ciddi konferansta ve bir anda
çalıştığın yerden istifayı basıp çekip gitmek gelmiyorsa
içinden...Bir kapı önünde tozlu bir paspas bile olamazsın.
Bu tılsımın alevlerinde çıkılır tepesine Everest’in... Bu
tılsımda yanar söner kandilleri ilk defa baş başa kalınmış
gecelerin.
Bu tılsımda koklarsın ayaklarını kucağına aldığın ilk
çocuğun... Bu tılsımda:
“Gel, gidip çekelim be” vardır.
Bu tılsımda sevdiğin evin duvarına resim asma vardır.
Bu tılsımda bir kadının kendi göğüslerini yalnızken
seyretmesi, bir erkeğin merdiven çıkan
bir genç kızın bacaklarına hafifçe bakması vardır.
Cenaze törenlerinde bir ütü geçer bu tılsımın
üstünden... Bir sarı, çenesi bağlı, ince vücut uzanır,
tabutun içinde...
Ve o dostun değil yaşarken gördüğün kendi ölündür. Biraz da
kendi ölünün peşinden gidersin tanıdık cenazelerinde... Ve
çekersin içini:
Hayat, dersin.
Sıra yavaş yavaş hepimize gelecek, dersin.
Daha geçen hafta bizdeydi, dersin.
Hele tabut inerken mezara... Ne de zor gelir oraya inmesi...
Hele son kürek topraklar atılırken...
Bir ütü geçer tılsımın üzerinden....
Derken daha hızlı yaşamanın motorları çalışır
birden; elenir pişmanlıklar, toplumun baskıları, ödenmeyen
borç,
gizli çapkınlığın vicdan azabı... küçülür de küçülür
gözlerinde...
Çoraplarını yavaş yavaş çıkaran bir çift beyaz bacak uzanır
gözlerinde...
Sinemada yumruğu en hızlı vuran kovboy sen
olursun.
Kanunsuz bir grev barikatında ilk kurşun senin alnına
çarpar.
Sonra dans edersin kumsallarda... Deniz gecenin içinde, gece
denizin içindedir. Bir şeyler süzülür ve erir kıyılarda...
Yaşamın özündedir bu tılsım. Bir defa
kayboldu mu sahipsiz kalmış terliklere döner saatler.
Bir gizli kırgınlık dolaşır çevrendeki gözlerde:
Mıymıntı herif sen de...
Sönen tılsımlar başka tılsımları da söndürmeye dönüktür.
Yanan tılsımlar başka tılsımları da parlatmaya...
Ve bilmedikleri bu hain oyunun içine düşünce kadınlar nasıl
da başlarlar şikayet etmeye..
Ömrümü çürüttün...
Eskiden böyle miydim ben...
Of aman ağırlığın çöküyor üstüme...
Bir kıvrak giriş beklerler kapıdan. Bir el tutuşta
şıraklayan şehvet kamçısı. Bir içten gelen övgü.
Ve ılık ılık çözülürken nazlanarak gerinmek isterler:
Hişt olmaz şimdi...
Böyle bir tılsımı vardır hayatın. Bu tılsımla
çekilir tetiği mavzerlerin. Bu tılsımla çıkılır dağlara. Bu
tılsımla haydi yürüyelim artık,
dersin on binlere...
Bunları tatmamışsan, ayda hiç değilse üç defa
dünyanın anasını üç pula satmamışsan; kızıp vurmuyorsan
yumruğunu masaya ve bir zindan parmaklıklarına dokunmuyorsa
ellerinin gölgesi ve bir de
sevdiğin bir kadının çıplak omuzlarına... Ulan niçin geldin
hayata?...
Aybaşını düşünüp, bayramda tebrik yazmak için mi? Yoksa
benim gibi bir akşamın karanlığında, bir koltuğa oturup, bu
tılsımların yandığı ışıklara bakarak, kendi kendine ağlar
gibi gülümsemek için mi?
Çetin ALTAN
|