|
KENDİNİ
GERÇEKLEŞTİREN KEHANET
Nurşen
GÖRŞEN*
Düşünce, yorum ve beklentiler, duygu ve davranışlarımızın
temel nedenleridir. Beyin, inançla, davranış ve duygular
arasında bir "tutarlılık" köprüsü yaratma zorunluluğu
içindedir.
Aldığı telkin doğrultusunda davranışı harekete geçirir.
Davranış ve duygu değişimi veya belirli bir içgörü veya
bilgi, yeni bir inanç şablonuna dönüşür. Örneğin; tembel ve
beceriksiz bir öğrenci olduğuna inanmış bir beynin
tutarlılık ilkesi doğrultusunda üreteceği duygu ve davranış
"çalışmama ve isteksizlik duyma" şeklinde olabilecektir.
Bugün
yönetim ve eğitim alanında "Kendini gerçekleştiren kehanet"
olarak bilinen kavram, Kolombiya Üniversitesi Sosyoloji
Bölümü'nde Robert K. Metron tarafından geliştirilmiştir. Bu
kavrama göre, doğru ye da yanlış herhangi bir inanç veya
beklenti, bu tanımlamayı doğrulayacak yeni bir davranış
ortaya çıkarmakta ve bu olayın sonucunu veya kişinin
davranışını etkilemektedir. Diğer deyişle, uygun olmasa da
herhangi bir beklenti oluştuğunda, kişiler beklentileri ile
uyumlu hareket etmeye çalışırlar. Sonuçta, beklentileri
gerçek olur. Örneğin, bir kişiyi suçlu diye nitelemek ve ona
bu şekilde davranmak, suçlu olduğu beklentisine karşılık
kişinin içindeki suçlu davranışları ortaya çıkarmasına neden
olabilmektedir.
Kendini doğrulayan kehanet düşüncesi, İngilizcesi
"Pygmalion effect" olan diğer ismini mitolojik bir öyküden
alır; Kıbrıs prensi, heykeltıraş Pygmalion, tüm kadınların
kusurlu olduğunu düşünüp ideal bir kadının heykelini yapmaya
çalışır. Galatea adını verdiği bu eser, o kadar güzel
olmuştur ki, Pygmalion kendi eserine umutsuzca aşık olur.
Tanrıça Venüs'e dua ederek Galeta'nın bir canlıya
dönüşmesini diler. Venüs bu dileği yerine getirir ve çift
mutlu şekilde yaşarlar.
Bilinçli veya bilinçsiz olarak kişiler karşısındakiler ile
ilişkilerini beklentileri doğrultusunda yürütür ve
davranışlarına beklentilerini açığa çıkaracak ipuçları
yüklerler. Karşı taraftaki kişiler de, bu ipuçlarından
faydalanarak davranışlarını beklentiler ile uyumlu hale
getirerek gerçekliği algılama biçimlerine uygun davranmaya
gayret gösterirler. İnsanlar, algıları ile farklı
davrandıkları takdirde psikolojik gerilim yaşarlar. Kişi
eğer kendini yetersiz hissediyorsa, algılarında uyumsuzluğa
neden olmamak için yetersiz davranacak ve sonuçta,
beklentisinin gerçekleştiğini görecektir; inançlar, mevcut
bilgiler ve hisler hayatta yapılan seçimleri etkiler ve bu
seçimler sonucunda kişiler kendilerine güven kazanır ya da
kaybederler. Kişinin kendisine duyduğu güven sürekli olarak
artıp azalabilir ve bu kendini gerçekleştiren kehanet haline
gelir. Kişi ne kadar başarılı olursa, başarı beklentisi o
kadar yüksek olur ve bu şekilde başarı, başarı beklentisini
izler. Başarabileceğine inanan kişi başarmak için hareket
eder. İki şekilde de inanç kendini doğrular.
Yıllar önce Türkiye'de bu konularla ilgili araştırmalar
yapılmıştır. Kesintisiz 8 yıllık eğitime geçmediğimiz ve
sınıf tekrarlamanın yönetmeliklerimizde bulunduğu yıllarda
yapılan ilginç bir araştırmada; ilköğretim 3. sınıfın
sonunda kesinlikle "başarısız" olan ve objektif ölçütlere ve
yapılan değerlendirme sonuçlarına göre sınıf tekrarlamaları
gereken 20 öğrenci seçilmiş. Sınıfta kalmaları gerekecek
kadar başarısız kabul edilen bu öğrenciler için gerekli
izinler alınarak 10 tanesi bir üst sınıfa, yani 4. sınıfa
geçirilmiş; diğer 10 öğrenci ise 3. sınıfta bırakılmış.
Ertesi öğretim yılında, bütün yıl boyunca bu 20 öğrenci
dikkatle gözlenmiş. Derslerdeki başarıları, arkadaşları ile
uyumu, ödev yapma davranışları ayrı ayrı ve gözlem kayıtları
tutularak izlenmiş. İlginç bir sonuç ortaya çıkmış;
kesinlikle sınıfta kalmaları gereken ancak karnelerine geçer
notlar verilerek bir üst sınıfa geçirilen öğrencilerden 6
tanesi, kısa bir süre içinde 4. sınıftaki arkadaşlarının
düzeyine erişmişler, 2 tanesi bu düzeyin üstünde başarı
göstermiş, sadece diğer iki öğrenci başarısız olmuş. Aynı
başarısızlık düzeyinde bulunmalarına rağmen karnelerine
"kaldı" yazılanlardan 7 tanesi bulundukları, bırakıldıkları
sınıfın düzeyinin altına düşmüşler, sadece 3 tanesi
bırakıldıkları sınıfta başarılı olmuşlar. Bu araştırmanın
sonucunda da görüldüğü gibi bir öğrenciye "başarısızsın"
demek, onun o başarısızlık çemberinde dönüp durmasına ve
adeta başarısızlığı "kaderi" gibi görmesine yol açıyor.
Ayrı
bir örnek; Avrupa'da 2 Rehberlik ve eğitim uzmanı, ilkokul
çocukları ile bu konuda deney çalışması yapmak üzere 18
sınıftan eşit sayıda öğrenciyi rasgele seçerek,
öğretmenlerine bu çocukların sene içinde entelektüel anlamda
çok büyük gelişme gösterebileceklerini belirtiyorlar. Bu
grupta bulunan çocukların genel IQ'su 4 puan yükseliyor. Bu
şu şekilde açıklanabilir; zeki öğrencilerle çalıştığını
düşünen öğretmenlerin, öğrencilerden beklentileri yüksek,
düşük zekaya sahip öğrencilerden beklentileri düşük
olmuştur. Buna göre, yüksek beklentilerin doğurduğu yüksek
performans o kişinin daha fazla sevilmesine, düşük
beklentilerin getirdiği düşük performans ise kişinin daha az
sevilmesine yol açmıştır.
Uzmanlara göre öğretmenlerin neyi, ne şekilde, ne zaman
söylediği, yüz ifadesi, beden dili, belki dokunuşu bile
öğrencilere onlardan yüksek performans beklediğini iletmiş
olabilir. Bu şekilde gerçekleşen bir iletişim, eğitim
tekniklerinde oluşan olası değişiklikler ile birlikte
öğrencilere kendi benlik kavramlarını, kendi
davranışlarından beklentilerini ve motivasyonlarını,
kavrayış sitil ve yeteneklerini değiştirerek öğrenmelerini
desteklemiş olabilir. Söz konusu deneyde öğretmenlerin
öğrencilerle geçirdiği süreç arasında bir fark yoktur. Ancak
ilişkinin niteliğinde değişiklik olmuştur. Deneyde diğer
grupta yer alan öğrencilerin bir kısmının da IQ seviyesinde
artış gözlenmiş; fakat öğretmenleri tarafından uyumlu ve
sevimli olarak kabul edilmemişlerdir.
Sonuç
olarak, entelektüel anlamda gelişmesi beklenenler
kendilerinden bekleneni gerçekleştirmiş ve öğretmenleride bu
durumdan memnun olmuştur. Ayrıca öğretmen, sürpriz şekilde
başarı göstererek kendilerinden beklenmeyeni gerçekleştiren
öğrencileri sınırlarını aşan, sorun çıkaran kişiler olarak
belirlemiş, yüksek veya düşük olsun, beklentilerin her
şeklini doğrulayan kişiler rahatlık ve güven hissi
yaratmışlardır.
Biz
farkında olsak da olmasak da, bedenimiz duygularımızı
belirtir. Küçük çocukların duygularını doğal bir biçimde ve
kolaylıkla ifade ettiğini gözlemişizdir. Bütün bedenleriyle
gülerler, üzülür ve kızarlar. Büyüdükçe, duyguların bu doğal
ifadesi, çevresinde onu eğitmekle yükümlü büyüklerce
engellenir. Bazılarında bu engellenme öyle büyük olur ki,
büyüdüklerinde bir yetişkin olarak duygu ve düşünceleriyle,
iç dünyalarıyla doğrudan ilişki kurmaları zorlaşır. Çocukluk
süresince oluşturduğu benlik bilinci, davranışlarına
sınırlamalar getirir; "kendi kendini doğrulayan kehanet"
budur.
Çocuğun içinde yetiştiği toplum da, onun duygularının ifade
biçimini olduğu kadar, benlik bilincini de biçimlendirir.
"Ne ekersen onu biçersin!" çocuk eğitiminde geçerli olan bir
deyiştir. Yapılan araştırmalarda görüldüğü gibi ve
çocuklarını kendine güvenli, girişimci, başarılı gören ve
olumsuz yönde eleştiren, kısıtlayan anne babaların
yetiştirdikleri çocuklarında gördüğümüz gibi.
Öğretmen olarak, sürekli geliştirici ve düzeltici
pozitif rolümüz olmak zorundadır. Ana hedefimiz
öğrencilerin istenmeyen davranışını düzeltmek ve doğru
davranmalarını sağlamaktır elbet. Çocuğun kendini
tanıması ve benlik bilincinin oluşturduğu sınırlamaların
farkına varması için öncelikle kendi
koşullandırılmışlıklarımızdan kurtulabilmemiz gerekir.
Yaşamın kendisinin kendini gerçekleştiren bir kehanet
olduğunu bilerek...
*Sanat
Eğitmeni
nursen.gorsen@gmail.com
http://www.gorseldil.egitimi.com
|