|
PAYLAŞMAK
Nurşen
GÖRŞEN*8.11.2003
İnsanın mayasında içinde yaşadığı toplumun birikimleri
vardır. Tarihsel gelişim süreci içinde, insanların değişen
duygularını ve gereksinimlerini, sevinçlerini, dertlerini,
sorunlarını ve tüm bunları toplumsal değişim yasaları
belirler. sınıflar arası ilişkilerde, üretici güçlerde ve
üretim araçlarındaki kaçınılmaz değişim ve gelişme kültürel
yapıyı ve ilişkileri etkiler. Bizim, bozkır kökenli
oluşumuz, doğu ile batı arasında bocalayışımız, yaygın bir
kültürel eğitimin verilmeyişi; sorunu olayın dışında arayan
bir anlayış yaratır bizlerde. Ve örtünün altında insan
ruhunun temel öğelerinden biri, insanın kendi türüne karşı
duyduğu sevgi unutulur. Bugün, varlığı ve işlevi
tartışılmayan bir sosyal adalet çerçevesinde özgürlüğe
düşkün yaratıklar olarak yaşamaktayız. İnsanlığın
sorunlarına, içine girdiği çıkmazlara ayna tutan, rota çizen
düşünen insanlar platondan bugüne yüzyıllar boyunca
kullanıla gelen, insanlığın gelişiminde kabul görmüş genel
geçer eskimiş sözcüklere yeni bir öz vererek yaşatma uğraşı
içindeler. İnsanlık aynasını oluşturan mozaiklerin en büyük
parçalarından biri de ; paylaşmaktır.
Düşünce ve varlığın birlikteliğinden oluşmuş toplumsal bir
varlığız. Sevdamızdır; görmek, düşünmek, anlamak ve
paylaşmak. Başkalarıyla bir şeyleri paylaşmak çok önemli bir
yetenektir. Kazanmak gerekir bu yeteneği. Böyle
düşünmeyenler, nedenlerini görebilmeli…
Birlikte yaşayan insanların birbirlerine karşı zorunlu
görevleri vardır. Aslında bu zorunluluktan çok insanın
eğitilmesi sorunudur. Paylaşmanın adını “yardım etmek,
iyilik etmek” gibi isimler takarsak, sisteme özgü bir sömürü
olayının parçası oluruz. Bütün bu kavramlar üretim
araçlarının sahiplerinin olduğu, üretimin salt kar amacıyla
yapıldığı ve bu uğurda bütün insani değerlerin kullanıldığı
anlayışa-kültüre- özgü kavramlardır.. İlişkilerimizde
“iyilik etmek” gibi kavramlara, anlayışlara yer
vermemeliyiz; karşımızdakine iyilik ederken onu
küçültüyorsak. Çünkü bir insana yapılabilecek en büyük
kötülüğü; iyilik etme adı altında, insanı ve ilişkileri
küçülterek yapıyoruz.
Eğer
insanlar arasında eşitlik olsaydı; ezenler-ezilenler,
mülklüler-mülksüzler, varsıllar-yoksullar,
güçlüler-güçsüzler gibi sınıflar olmasaydı iyilik-kötülük
etmek gibi kavramlarda olmayacaktı. Çağlara damgasını basmış
evrensel eşitsizliğin doğal sonucu olan uzlaşmazlık buradan
gelir. Platon, bir yapıtında “ilkel toplumun koşulları, bu
toplumun insanlarını ticaret çabalarına zorlayacak kadar
bozulmamıştı. Yoksul değildiler ama zengin de olamazlardı.
Çünkü ne altın ne de gümüş biriktirebilirlerdi. Bir toplumda
yoksulluk veya zenginlik yoksa, iyilik ve kötülük de yok
demektir. Çünkü böyle bir toplumda ne kendini üstün görme,
ne haksızlık, ne kıskançlık ve ne de çekemezlik vardır. Bu
çağın insanları çok iyi kişilerdi. Açık sözlü, yumuşak ve
doğruydular. Onlara hiçbir yasa gerekmiyordu…”der.
Yani
ne zaman ki insanlar sınıflara; mülklüler, mülksüzler
ayrımına girdiler, o zaman başlamıştır iyilik, kötülük,
kıskançlık, haksızlık, üstün olmak gibi kavramlar. Güçlü
varsa eğer, onun iyiliğine ihtiyacı olacak bir de güçsüz
vardır demektir. İnsanlar arasında eşitlik olsaydı, birinin
diğerine (güçlünün güçsüze) iyilik etmesi diye bir kavram
olmayacaktı. Birimiz birine kendinden bir şeyler verdiğinde
eziklik duyulmayacaktı…
Alın
terini bölüşen imece coşkusundan bi haber, nüanslı ve
dramatik tonlamalı “iyilik etmek” sözleri “bedelini
ödemelisin” dercesine taş gibi o kanatlı sözler, sevgisiz ve
insancılığın, insancalığın, insancıllığın tasasından
uzaktır. İnsan sevdiğine iyilik etmez. İyilikler olsun,
yaşansın diye çabalar. Verdiğini görmez, vermesi gerektiğini
bilir. İçinde o zorunluluğu yaşar. Sevgi kıyımına girmez.
Bu
sevgi kıyımında, insansal değerlerden uzaklaşmada yaşam
koşulları tek etken değil muhakkak. Geçmişin derinlerinden
gelen bir yok ediş, sevgisizlik... Yüzyıllar boyu bir
sultanın “kul”u olarak yaşamak, iki cins arasındaki
gelenekselleşmiş eşitsizlik, amansız bir boy ölçüşmeyi
gerektiren değişik bir ekonomik düzene ansızın girişimiz
dört elle bireyselliğimize sarılmamıza yol açmış. İnsanın
kendi başına bir değeri olduğu gerçeğinin yıllarca göz ardı
edilmesi, bu gerçekle karşılaşan insanların ona sayrılık
düzeyinde saplanması sonucunu doğurmuş. Toplumculuk bile
içten içe bir bireyselliği beslemiş ve bizde toplumculuk
adına en iyi yerine getirilen iş düşmanlık olmuştur.
Ekonomik düzende insanın yeri, insanların birbirleriyle olan
ilişkileri sevginin geçerliliği gibi ölçütler üzerinde
durulmamıştır. Bu gibi değiniler “gereksiz duyarlıklar”
olarak nitelenmiş. Nedenler, örneğin yıllarca süren kan
davalarının nedenleri ile aynıdır; ‘insana değer vermemek,
küçültmek ve sevgi yoksunluğu.’
Her “merhaba”larla kılıçlanmış, hep masmavi delilenip,
kanatlanmış iyilikler gamzelerini göstererek, el
sallayıp öpücükler dağıtarak yaşanmalı. İyilikler bir
gönül avcılığıdır, yapana gönül rahatlığı sağlayan.
İnsana has birikimler, deneyimler, bilgiler, bütün
veriler, eldeki bütün kaynaklar, güçler gereksinimlerin
karşılanması için ve açık amaçlar doğrultusunda
karşılıklı seferber edilmelidir. Bir Rus yazarın dediği
gibi “ insan her zaman, her yerde, her şeyden
sorumludur.”
*Sanat
Egitmeni
nursen.gorsen@gmail.com
http://www.gorseldil.egitimi.com
|